Yeşil Karınca’nın Öyküsü
Yayınevini kurmaya karar verdiğimizde, bir öğrenci evinin dağınık bir odasında, sigara ve pipo dumanları arasında birbirimizi ikna etmeye çalışan üç kişiydik. Henüz yayınevinin ismi ve logosu ve çıkaracağı kitaplar ortada yoktu. Sadece düşünmüş olmak ve iyi niyet bile her şeyin neredeyse yapılıp bitmesine galiba yetiyordu.
Aradan yaklaşık üç ay geçmişti. Çıkarılacak kitaplar konusunda anlaşıldı. Sıra yayınevinin ismi ve logosuna geldi. Yayınevinin neyi temsil etmesi gerektiği ve yayın politikası belirlenmişti. İsim bulma konusunda işimiz bir hayli kolaylaşmıştı ama bulunan isimlerin daha önce bulunmuş olduğunu hemen sonra keşfediyorduk.
Derken birkaç gün sonra kulağı tırmalamayan, yumuşak tınılı “Vadi” sözcüğü çıkageldi. İki heceli basit yapısı, söylenişe kolaylık sağlıyordu; hem de hafızada kalması daha kolaydı. Daha da önemlisi, yeni bir başlangıç simgeliyordu. İnsanı rahminde koruyan, büyüten bir çağrışımı vardı.
Üstelik “yeşil karıncaların düş gördüğü yer” isimli bir belgeseli de seyretmiş olmak, bu yerin adını iyice belirginleştirmişti. Alman Sinema Yönetmeni Werner Herzog'un bir belgeseliydi bu. Avustralya yerlilerinin mitolojisine göre; evren yeşil karıncaların düş görmesiyle oluşuyordu. Her şey bu rüyalarla kaimdi. Eh, bizde bireysel ya da toplumsal bir rüyaya talip değil miydik eni sonu!
Vadi’nin logosu da böylece şekillendi. Şair-grafiker İlhami Atmaca ile sabahladığımız 1990 yılının yaz günü, logo doğmuş oluverdi. Sırtını kitaplara dayamış yeşil bir karınca -oldukça egocentrik bir şekillendirmeyle insana benzetene kadar epey uğraştık- bir elinde entelektüelliğin alameti farikası pipoyla beliriverdi. Daha sonraki kitaplarımızda o piponun yerini kamış kalem aldı. Bu yeşil karınca, biraz da o hayal mahsulü, hiç şeklini görmesek de kebikeçi, yani kitap kurdunu anımsatıyordu. Ortaya sevimli bir kitap kurdu yeşil karınca çıkmıştı. Sırtını kitaplara yaslayıp dışarıya gülümseyen ve tecrübeyle sabittir, hiç alakaları olmadığı halde çocukların bayıldığı bir kahraman. Büyük boy afişini yaptığımız bu kahraman, onu fuarlarda gören çocukların en fazla istediği basılı materyal oldu. Fakat zamanla onun kitapların gölgesinde kalarak, gittikçe küçüldüğünü, üzülerek müşahede etmekteyiz.
Vadi Yayınları
1990 yılının Nisan ayında Alan Chalmers’ın “Bilim Dedikleri” isimli eserini yayımlamaya karar verirken, itiraf etmek gerekirse, çok da meslekten bir yayıncılık yapacağımızı düşünmemiştik. O kitabın Türkçe’de okunmasının çok yararlı olacağına karar vermiştik. Bilim kavramı ve etkinliğin mahiyeti hakkında, revaçtaki karmaşa; bizim bu karmaşa dolayısıyla süregiden tartışmaların belli alanlarda belli bir kimlikle yüklendiğimiz konumlar, o kitabın söylemek istediklerimize bir zemin oluşturacağını düşündürdü. Kitabı yayınlamaya, böylesi pratik bir ihtiyacın sonucu olarak karar verdik ve kendimizi piyasanın içerisinde bulduk. Yine de o gün bugün, yayınladığımız kitapların hiçbirinde salt piyasa koşullarını ve piyasa taleplerini gözeten bir yayım anlayışına prim vermedik. Düşüncenin bütünlüklü bir şey olduğuna inandık. Bu bütünlük, bu dünyada hayata, insana ve insanın dışındaki tüm her şeye karşı, belli bir tavrın içinde bulunan insanlar olarak temel çerçeveleri önceden çizilmiş bir bütünlüktü. Yayıncılığı bu bütünlüğün harmonisine uygun olarak, bu bütünlüğün bir parçası olan ihtiyaç duyduğumuz bilgi ve düşünce ürünlerini kaydedip, biriktirebileceğimiz bir tür üniversite olarak düşündük. Günümüz dünyasında bizimkilere benzer koşullar altında yaşayan insanların ihtiyaç duydukları bilgiyi, bir nevi “besmeleyle” temellük etmenin uğraşını vermeye çalışıyoruz.
Evet, gerçekten de belki yayıncılıkta seçmiş olduğumuz güzergâhın tabiatından dolayı, belki de piyasa koşullarına adapte olma yeteneğimizin tabiatından dolayıdır bilinmez, bir türlü köşe dönmüyoruz. Ama biz, zaten bütün yayıncılık hayatımızda bu ekonomik büyüme konusundaki şartlanmışlığın psiko-sosyolojik tahlili üzerine az mı söz söyledik! Biz niye hâlâ o söyleme tabi olmaya kendimizi mecbur hissedelim? O beklentilerin içinde bulunduğumuz takdirde kitap yayıncılığının gerektirdiği bir etiği nasıl yaşatabileceğiz? Veya ne işimiz vardır yayıncılıkta diye sormak gerekecektir. Kısaca, her sektör gibi, kitap sektöründe çalışanlarında belli ekonomik beklentilerin içinde olması kadar doğal bir şey olamaz. Ama unutmamak gerekir ki bu beklentiler yapılan işe yansır. Yapılan işin ruhuna, o beklentilerin haklılığı oranında katışır. O işten sadır olacak hayrın yönünü tayin eder.
Yayıncılık yapmaya, piyasada gördüğümüz büyük bir boşluğu doldurmak gibi, büyük bir beklentiyle girmedik. Kendi ihtiyaçlarımızı karşılamak için girdik. Giderek gördük ki, ancak bizim yokluğumuz bir boşluk oluşturacaktır. Biz kendi yerimizi kendimiz açtık ama yokluğumuz, yerini dolduramayacak bir boşluk oluşturmayacaktır. Bunu yaptığımız işi hakir görmek için değil, yayıncılığın birer insan teki olarak, bizim emeğimizin ürünü olduğu ve tüm insan emek ve ürünün ancak kendisiyle tamamlandığı, kendi imtihanın bir tezahürü olduğunu, dolayısıyla hiçbir çabanın, olmazsa olmaz bir megalomaniye bürünme hakkı olmadığı yönünde bir tezkireye ihtiyaç duyduğumuz için söylüyoruz.
Yayınevi olarak herhangi bir meselenin ele alınmasında farklı seslerin yankılanacağı bir “Vadi” olmanın gereğine inanıyoruz. “Vadi”de seslerin çoğalmasıyla derinleşir yahut seslerin tüm birlikteliği tek bir “Sedâ”nın bekâsına tahakkuk eder. |